Yaşayan Efsane 42

Kelime Sayısı:737

42 Bölüm

 

Doğarken Kaybeden

 

Borla ara sıra Kadran’ın ailesinin mezarına gitmesine izin veriyordu. Gündüzleri eğitimle geçerken geceleri avlanmaya gidiyorlardı, ayrıca Borla ormanın içinde açtıkları alana tarla yapmıştı bazı sebzeler ekmişti.  Bazı günler eğitim yaptırmıyor ağaç kesiyorlardı başka bir düşüncesi daha vardı.  Borla bu sürede hemen hemen her gün onu ağaca çıkartıyor bütün ağaçlara çıkarmayı onu öğreniyordu. Kesilen ağaçlardan başka bir duvar yapmaya başladıklarında Kadran bu boş duvarın ne olduğu anlayamamıştı.  Sorulan her soruyu yanıtsız bırakmasına rağmen Kadran ona soru sormaktan çekinmiyordu. Meraklı ama sabırlı çocuktu.  Kadran henüz öğlen olmamışken Borla kılıcı masanın üzerine koydu. ‘’Hadi al bakalım’’ dedi. Borla kendisi tahta kılıcı aldı.  Kadran masanın üzerindeki kılıcı alır almaz Borla ona kılıcını savurdu. Kadran ani hareketle kılıç saldırısından kurtulmayı başlardı. Borla masanın üzerinden atlayıp Kadran’ın karşısına dikilmişti. ‘’Göster hünerlerini’’ dedi. Kadran hızlıca kılıçla saldırdı Borla kaçmaya başladı. Kadran durmadan saldırıyordu farklı saldırılar hiçbirini ona denk getiremiyordu.  Borla kılıcını savurdu Kadran kendisini kılıcı ile savundu fakat saldırının şiddetinden dolayı yere düşmüştü, çabucak ayağa kalktı. Kılıcını yeniden savurdu bu sefer kafasına nişan almıştı.

Borla kılıcın altından hızlıca arkasına geçti ve ayağına tekme atarak onu diz çöktürüp ikinci tekmesini sırtına atmıştı. Kadran acı içerisinde yere yığılmış daha da kımıldayamıyordu. Borla onun kafasını toprağa sıkıştırdı. ‘’Sanırım birkaç kemiğini kırdım.’’ Dedi. Onu üstü çevirerek ‘’Birkaç tanesini daha kırmam gerek seni taşıyabilmem için’’ dedi. Kadran acıdan ne dediğini anlayamıyordu. Borla bunu bildiği için uygulamaya geçti ve onu yan yatırdığı yerden sırtındaki birkaç kemiğini daha kırdı. Sırtında taşıyabilecek durumda sırtını esnetmişti. Onu sırtına alıp eve götürdü. Yüz üstü yatağa yatırdı. Kadran daha fazla acıya dayanamadan bayılmıştı.  Bütün gün boyunca kırılan kemikleri tekrar kırıp doğru kaynamasına yardımcı oluyordu. Kadran kemiklerinin her kırılışında bağırıyor acıya dayanamayıp bayılıyordu. Borla onun fazla ses çıkarmaması için ağzını dal parçasını tutturup sıkıca bağlamıştı. Bazen buna rağmen sesi çıkıyordu.

Birkaç güç öylece kaldı. Borla bakımını üslendi ara sıra gözlerini açsa da genelde baygın bir haldeydi.  Borla ona çorba yapmıştı, çorbayı sehpanın üzerine koydu. Çorbanın rengi yeşildi üzerinde asit kabarcıkları balon gibi patlıyordu. Kadran’ın gözünü iyice açmıştı. Borla kahkaha atarak Kadran’ın burnunu tuttu. Kadran ağzını kapatmıştı, nefesi azaldığında ağzını açmak zorunda kalmış ve Borla ona ilk kaşığı ağzına sokup çorbayı tattırmıştı.  Kadran tükürmek istedi fakat Borla ağzını tutmuştu. ‘’Sevsen de sevmesen de içeceksin bu çorbayı ölü otundan geyik kemiği suyundan ve biraz mercimek kullanarak yaptım. Tadı berbattır içini yakıp kül eder fakat kemiklerini iki günde kaynaştırır.’’ Dedi.  Kadran zorla içmeye çalıştı fakat tekrar ağzından aktardı bu sefer Borla ağzını tutmamıştı.

Onun bu hali yeni kahkaha attırmıştı. ‘’İçmezsen kemiklerin güçlenmez eğer güçlenmezsen isen nasıl dünyanın en iyi kılıç ustası olacaksın? Ayağa bile kalkamıyorsun neredeyse hiçbir yerini oynatamıyorsun içmezsen altını temizlemem kendi pisliğin önce kıçını sonra da bütün bedenini çürütür ölürsün.’’ Dedi. Kadran

‘’Beni kurtarmasan zaten ölecektim anlattığından daha acısız bir şekilde’’ dedi. Borla ‘’Orası belli olmazdı eğer boynun kırılmasa boğularak ölecektin bu da acı ölümlerden birisi yavaşça ölmek. Şu an ki durumundan daha hızlı olacağı aşikâr’’ dedi. Kadran Borla’nın gözlerine baktı. Kaşığı ağzına yaklaştırırken bu sefer ağzını açmış ve dışarıya atmamıştı. Yüzünü buruşturdu dışarıya atacak gibi oldu fakat kendini tutup hızlıca yuttu. Borla gülümsedi. ‘’İşte böyle dünyanın en iyi kılıç ustası olmak istiyorsan önce ayağa kalkmalısın’’ dedi. Kadran ‘’Onunla neden dövüşmedin ve Panoz’u neden verdin?’’ dedi. Borla

‘’Panoz’u vermeseydim dövüşmek zorunda kalacaktım. Akasele ortaya çıkmış ise istediğini almadan geri dönmez. Panoz’un onun tarafından eğitilmesi daha iyi ileride Akasele’nin bana rakip olması gibi Panoz’da ileride sana rakip olacak’’ dedi. Kadran ‘’Bana halen istediğim şeyleri anlatmadın. O gün doğduğumda oradaydın neler olduğunu bilmek istiyorum. Ben neden senin için önemliyim?’’ diye sordu. Borla ‘’Hepsini teker teker anlatacağım’’ dedi. Kadran ‘’Şimdi mi?’’ diye sordu. Borla ‘’Seninle ilgili kısmını’’ dedi. Borla daha sözüne başlamadan Kadran ‘’Gazeteleri okurken önce kötüler ile yazılanları okuyorsun kötüler ve iyiler kim?’’  Diye sordu. Borla ‘’Bu durum çok karmaşık ama basitçe anlatacağım.’’ Dedi ve durakladı söze bir yerden başlamalıydı ve en uygun yeri kafasında düşünüyordu.

 

‘’İyiler ve kötüler çok daha karmaşık bunu sonra anlatacağım. Önce sana senin hakkında bahsetmek istiyorum. Sen Ölüm akıncılarının Bretonaska’ya yenildiği gün doğdun. Doğduğun gün bir fırtına vardı. Baban ormandaydı ve annen yatağında sancısı vardı. O sırada Dron atlıları köye varmadan önce doğumun gerçekleşti fakat Dron atlıları geldiğinde ise çok geçti.’’ Dedi. Kadran ‘’ O güne ait her şeyi anlat bana. Borla

 

O gün doğan

 

Bulutlar bir araya toplanmış gökyüzünün bütün berraklığını kaplamışlardı. Onların birleşmesi havanın kararmasına sebep olmuştu. Henüz gündüz olmasına rağmen havanın bu ani değişimi ve kararması yağmur beklentisini oluştursa da yer yüzünün kararması pek alışık durum değildi.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 41

Kelime Sayısı:783

41 Bölüm

 

Ebukhazef köyü

 

Onun dediği gibi yataktan pek bir şey kalmamıştı diğer odalara baktı, sonra tekrar Borla’nın olduğu yere geldi. Yatağa yanaştı kalan parçalarına dokundu. Annesinden bir iz aradı fakat külleri bile ortalıkta yoktu. Etrafta birkaç kemik parçası vardı. Aşağıya eğildi ve yatağın içindeki kemik parçalarına baktı. Borla’ya döndü o daha konuşmadan. ‘’Muhtemelen annen o odada birkaç daha kemik var onlarda ebe ve yardımcısı olabilir.’’ Dedi. Kadran

 

‘’Peki babam nerede?’’ diye sordu. Borla ‘’Onun cesedi daha ilerde olmalı’’ dedi ve oradan ayrıldı. Kadran ‘’Onları burada öylece bırakamam’’ dedi.  Borla ‘’Kemikleri topla onu evin bahçesine gömelim. ‘’ dedi. ‘Ya babamınkiler?’’ diye sordu. Borla ‘’Ona da sıra gelecek’’ dedi ve oradan ayrıldı. Kadran evde tek başına kalmıştı. Yatağın içinde kalan kemiklerin hepsini topladı etrafta başka kemik yoktu. Diğerlerinin kaçmayı başardığını düşündü.  Dışarıya arka tarafa doğru yürüdü doğru dürüst bahçe kalmamıştı yine de evin sınırları belirleyen çitler tamamen yanmış olsa da izleri belli idi. Annesinin nasıl birisi olduğunu asla öğrenemeyecekti.  Kendisini nasıl büyüteceğini veya kendisine nasıl davranacağını.  Borla o sırada onun adını söylemişti. Arkasına döndü. ‘’Kemikleri bırak da gel babana gidelim’’ dedi. Kemikleri yere bıraktı ve yanına gitti. Kendisine uzatılan kazma ve küreği alıp annesinin kemiklerinin yanına bıraktı.

 

Kendi evlerinden fazla uzaklaşmadan Borla durdu ve yeri gösterdi. Kadran yerde birçok kemik olduğunu gördü.  ‘’Hangisinin olduğunu nereden biliyorsun’’ diye sordu. Borla ‘’O gün oradaydım’’ diye cevap verdi. Kadran kafasında bir anda birçok soru oluşmuştu.  Borla yerdeki kemikleri gösterdi. ‘’İşte baban burada öldü. Ben geldiğimde halen yaşıyordu. ‘’ Kadran soru sormaya başlamadan onu durdurdu. Borla ‘’Bazı gerçekleri ilerleyen yaşlarda öğrenmen gerekiyor evlat.’’ Dedi.

‘’Neden?’’ diye sordu. Borla cevap vermedi. O da fazla üstelemedi babasının kemiklerini eline aldı. Köy yakılıp yıkılmasına rağmen insanların kemikleri halen iyi durumdaydı. Evlerine geldiler bahçeye geçip Borla kazmaya başladı. Kadran ise ona bakıyordu. Annesi babası hakkında üzüntü duyamıyordu bu konuşa hissizdi.  Üvey babası için bile tam olarak üzüntü hissedemiyordu.  İkisi için normal olarak mezar kazmamıştı sadece kemiklerin sığabileceği kadar ve derinlikte olan ikiye bölünmüş mezardı. Kadran kemikleri mezara yerleştirdi. Üzerlerine toprak atıp tamamen kapattı. Başlarına bir şeyler dikmek istedi. Borla kolundan tuttu. ‘’Şimdilik küçük bir işaret bırakalım buraya gömülü birisinin olduğu belli olmasın’’ dedi. Kadran ‘’Neden?’’  Diye sordu. Borla ‘’Bir gün anlayacaksın evlat ama o gün bugün değil.’’ Diye cevap verdi.  Orada yapacakları işleri pek kalmamıştı Borla gelirken birkaç kitap getirmeyi unutmamıştı.  Neredeyse tamamı yanmış bir köyde kitap ve araç gereçleri nereden bulduğunu tam olarak öğrenememişti. Borla bu işleri halen gizli yürütüyordu. Bir bildiği vardır diye Kadran soru sormamıştı zaten sorsa da çoğu zaman yanıtsız bırakılıyordu.  Kendisi hakkında planlarının ne olduğunu öğrenmek istiyordu.

 

 

Kapı çalındı ve çocuk içeriye girmişti. Elindeki gazeteyi masanın üzerine bıraktı ve adama başka bir şey isteği olup olmadığını sordu. Adam onun eline birkaç gümüş koyarak başından savdı. Kapı kapandığında gazeteli eline aldı.  İlk sayfalar yine efsaneler için ayrılmıştı. Morhamam olaylarından sadece Bierta konuşulmamış Robando’nun ortaya çıkışı ve Askala’nın da orada olması diğer önemli olaydı. Aklında Robando ile Bierta’nın birlikte olduğunu bir an düşündü başına ağrılar girmişti. İki yenilmiş efsanenin buluşması kimsenin işine gelmezdi. Dünyada birçok efsane vardı ve aralarında birlik yoktu. En son birleştiklerinde İmparatoru indirmişlerdi. Şimdi onun kadar güçlü imparatorluk yoktu efsaneler bütün krallıkları rahatlıkla yok edebilecek güçteydi.

Bay Walteph gazeteye haberleri araştırıyordu ve bir eli ile Karnopa krallığından gelen mektubu masaya koydu. Gazeteyi hızlıca okuyup kenara koydu. Gelen mektubu açtı, Karnopa askeri raporlarını istemişti normalde hiç krallık başka krallığa böyle bilgi vermezdi ama söz konusu Bierta olunca haberleri paylaşıyordu.  İlk şüphelendiği gibi Bierta’nın Tarnovaya doğru yola çıktığı idi. Raporlara detaylıca baktığında Bierta’nın henüz topraklarda izine rastlanmamıştı. Bay Walteph tedbir amaçlı biraz daha ilerleyecek ve bekleyecekti eğer Bierta’dan haber gelmez ise krallığa geri dönecekti. En son saklandığında 20 yıl sonra ortaya çıkmıştı. Çok iyi saklandığı için onu bulmak çok zordu. Akasele onu bulabilirdi fakat bu onu istemezdi. Akasele Borla birbirlerine düşman olmasına rağmen birbirlerini korurlardı. Dünya onların ilişkisini tam olarak anlayamamıştı.

 

 

Kapı açılır açılmaz Hexan ‘’Heyecanla dinliyorum seni’’ dedi. Olduğu yerden kalkıp Robando’nun yüzüne bakmıştı. İçeride onlardan başka kimse yoktu ve Robando kapıda nöbetçi tutmayı pek istemezdi. Kalenin en yüksek kulesini mesken edinmişti. Masasına geçip oturdu. Kapısı camdan olan bir balkon vardı.  Robando ‘’Hiçbir şey olmadı, ona bunca yıl ne yaptığını sormadım ve baba oğul gibi dertleşmedik’’ dedi. Hexan ‘’Hepsi bu kadar mı?’’ diye sordu. Robando ‘’Değil elbet. Onu ve yanındaki iki çocuğu kara parçasına bıraktıktan sonra Askala ile dövüşmeye gittim fakat o dövüşmeye gelmedi. ‘’ dedi.

 

‘’Borla’nın ortaya çıkışı işimize yaradı diyebiliriz. Askala Borla ile birlik olacağını düşünüp dövüşe gelmemiştir bu da dövüş için ondan alacağın bölgemizi dövüşsüz ele geçirdik diyebiliriz’’ dedi. Robando ‘’Bir bakıma öyle oldu komutanlardan bir tanesini ele geçirdiğimiz yerlere yolla halkın vergisini düşürdüğümüzü ve buna karşılık eli kılıç tutabilecek çocukları alacağımızı bilmeliler’’ dedi. Hexan ayağa kalktı başka söz söylemeden dışarı çıktı.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 40 Bölüm

Kelime Sayısı:722

40 Bölüm

 

Akasele’nin Gelişi

 

Panoz her ikisini de baktı onlar ise gözlerini birbirinden ayırmıyordu.  ‘’Neden?’’ diye sordu.  Borla ‘’Onlar birbirine ölümüne düşmanlar ve bu değişecek gibi gözükmüyor. Onlar büyümeden biri ölecek böyle bir dövüş kabul edilemez. Birini sen birini ben eğiterek onları gelecek neslin en güçlülerinden yapacağız. Ve onlar en güçlü halleri ile birbirlerini öldürmeye çalışacaklar. ‘’ dedi.  Akasele ‘’Yeterince adamım var zaten neden bu çocuk?’’ diye sordu.

 

‘’Yaşı uygun iyi eğitimle çok iyi savaşçı olabilir. En iyileri sadece en iyiler eğitebilir. ‘’ dedi. Akasele cevap vermedi Panoz’a baktı. Dövüşmek için gelmişti fakat Borla’nın ona sunduğu teklife olumlu bakıyordu. Gerçekten iyi eğitimle en iyilerden bir tanesi olması işine yarayabilirdi. Bu devirde iyi savaşçılar eğitmek zor olsa da iyi savaşçılar eğitmek için bu yeteneğe sahip olan savaşçıları bulmak zordu.  Akasele ayağa kalktı ve biraz dolaşmaya başladı. ‘’Onları gözleri kapalı hedefe gönderdin izlemelerine bile izin vermedin ve Panoz bıçağı buldu. Onlara direk güçlerini arttırmak yerine irade gücü eğitimi veriyorsun. Çalışma yöntemlerin çok değişik ve karışık. Şimdi daha iyi anlıyorum. Orduda askeri eğitimler sırasında bir çok çocuğun neden can verdiği. ‘’ dedi. Borla ‘’Tekniklerim ve eğitimlerim için halen bir şey biliyor sayılmazsın şimdi Panoz’u alıyor musun almıyor musun?’’ diye sordu. Panoz

 

‘’Benden vaz geçiyor musun?’’ diye sordu. Borla ‘’Hedefe ulaşmak yerine önce rakipleri alt etmen. Benim tarzıma uygun değil. Onun tarzına uygun. Onun yanındayken daha fazla olanakların olacak. ‘’ dedi. Akasele tekrar masaya döndü ve Panoz’un omzuna dokundu. ‘’Gidelim’’ dedi. Panoz ayağa kalktı. İkisi birlikte Borla’ya bakarkan

 

‘’Babamın intikamını mutlaka alacağım.’’ Dedi. Borla sırıttı. ‘’Bu beni zerre alakadar etmiyor neden biliyor musun? Ben o günleri görmeyeceğim çünkü evlat. ‘’ dedi.  Akasele ‘’Bunca yıl sonra’’ durdu. Sözlerine devam etmedi. Ezeli düşmanlar birbirlerine selam verdiler. Akasele çocuğu alıp güvercin olup oradan ayrıldı. Kadran evden izliyordu onlar gidince dışarıya çıktı. ‘’Onlar nereye gitti?’’ diye sordu. Borla

 

‘’Bundan böyle Panoz Akasele tarafından eğitilecek’’ dedi. Kadran ‘’Neden böyle bir şey yaptın ki?’’ diye sordu. Halen siniri geçmemişti. Borla bıçakla birlikte masadan kalktı.  ‘’Emirlerimi sorgulamamayı öğrenmelisin şimdi gözlerini kapat tekrar bulacaksın bıçağı’’ dedi. Kadran ‘’Ondan hiç bahsetmeyecek misin?’’ diye sordu. ‘’Sen bıçağı ararken bende ondan bahsetmiş olacağım’’ dedi. Kadran gözlerini kapattı. Borla bıçağı tekrar fırlattı. Kadran nereye gittiğini görememiş sadece sesine ve ön sezilerine göre bulmaya çalışacaktı. İlk adımını attığında Borla ona doğru birkaç adım attı.

 

‘’Güvercin efsanesini Akasele o da benim gibi efsanelerden.  Güvercinleri sayesinde dünyada ne olup bitiyorsa öğrenebilir. Tıpkı oğlum Robando gibi’’ dedi. Kadran bıçağın sesinin nerede olduğunu tahmin etmeye çalışırken Borla’yı da dinliyordu. Sinirli olduğundan ilk seferki kadar hızlı değildi.  Kadran

 

‘’Senin de onun gibi güçlerin var mı?’’ diye sordu. Borla ‘’Yok’’ diye yanıtladı. Kadran o sırada aşağıya eğildi ve bıçağı bulmuştu. Gözlerini açtı ‘’Buldum!’’ diye dedi fazla bağırmadan artık rakipsiz kalmıştı.  Borla onun yanına geldi.  ‘’Akşam olmasına az vakit kaldı yemek hazırlayacağız yarın seni doğduğun köye götüreceğim’’ dedi. Kadran her şeyi unuttum heyecanla ‘’Gerçekten mi? Diye sorunca Borla ‘’Ne zaman sana yalan söyledim?’’ diye sordu. Kadran daha konuşmadı, yarın olmasını iple çekecekti.

 

 

Kadran’ın Doğdugu Köy Ebukhazef

 

Sabah Kadran Borla’dan önce kalkmış ve hazırlanmıştı. Beline bıçağı almış sessizce dışarıya çıkıp masaya oturmuş doğanın ve şırıl şırıl akan suyun sesini dinliyordu. Borla her zamanki saatinde kalkacaktı. Ondan önce kalktığında henüz güneş yeni aydınlatmaya başlamıştı. Görüş alanı son derece düşüktü loş ortamda oturuyordu. Orman evinde dışarısında ışık yakmıyorlardı. Buralar terk edilmiş olsa da Borla tedbir amaçlı dışarıda hiçbir şekilde ışığa izin vermiyordu. Bu yüzden Kadran karanlığın içinde kalmıştı.  Borla dışarıya çıktığında Kadran onu görünce ayağa kalkmıştı.  ‘’Gidiyoruz’’ dedi. Kadran onun peşine düşmüştü. Küçük ırmak boyunca ilerlediler ormanı geride bıraktıklarında tarlalara gelmişlerdi. Çitler yıkılmıştı tek tük evleri görüyordu. Evler harabe haline gelmişti. Kimisi tamamen yok olmuştu. Borla ‘’İşte burası senin doğduğun köy şimdi hatırladığım kadarı ile evini bulma vakti.  Kadran daha çok heyecanlanmıştı. Evlerin durumu hiç iç açıcı değildi saldırıdan sonra taşınan olmamıştı. Toprak üzerinde küçük fırtınalar meydana geliyor. Kadran ‘’Bunlar ne’’ diye sordu.

 

‘’Onlar Dronların bıraktığı izler. Bir çeşit hava akımı ile geliyorlar. Soru sorma açıklaması zor bunun için vakitte yok.’’  Dedi. Borla bir an durdu hatırlamaya çalıştı bu köy alev gibi yanıyordu adım attığında çok geçmeden hatırladı biraz daha ilerledi ve durdu. Yolun sağından döndüğünde soldaki ikinci ev onun eviydi.  Evin bir bölümü çökmüş ama tamamen yanmamıştı. Borla evin girişindeki molozları kaldırıp evin içerisine girdi. Sola yöneldi ve çatısı kalmamış yeri ‘’İşte burası ananın seni doğurdu yatak geriye çok bir şey yok. Kadran Borla’yı geçip etrafına baktı.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 39 Bölüm

Kelime Sayısı:900

39 bölüm

 

Orman Evi

 

Borla geri döndüğünde Kadran ağaçlarını belirlemiş ve bir tanesinin kesimine başlamıştı. Panoz dalları hazırlamıştı. Borla eli boş dönmemiş sepeti doldurup gelmişti. Çocuklar merakla sepete baktıklarında kazma, kürek, çekiç gibi eşyalar olduğu gibi gelirken ağaçlardan meyve toplamayı unutmamıştı. Çocukların her birine birer tane vermişti. Borla da sepeti bıraktığı gibi ağaç kesme işine girmişti.  Birkaç ağaç devirdiler ve onları parçalamaya giriştiler. Ara verip biraz bir şeyler atıştırdılar fakat akşam olmak üzereydi.  Panoz ve Kadran topladığı çalı çırpıdan Borla başlarını sokabileceği küçük ev yapmıştı.  Akşam yemeğinde geri kalan geyiği tekrar pişirmeyi düşünüyorlardı.

 

2 Gün

 

Yağmur yağmamıştı ikinci gün diğer günlerden daha iyi başlamıştı. Borla bu sefer çocuklarını biraz daha geç kaldırsa da çocuklar yorulduklarından ötürü tam anlamıyla dinlenememişlerdi. Onlar bugün ev yapacaklardı yerde çalışacaklardı. Borla ev için su kenarını tercih etmişti.  Etrafta bulunan ağaçları kesmeye başladılar. Birkaç ağaç devirdiler, onları parçaladılar bu gece gene yaptıkları yerde kalacaklardı karanlığa kadar çalıştılar. Aç düştüklerinde Borla Panoz ve Kadran’dan avlanmalarını istedi. Onlar avda geçirdikleri üç saat boyunca sadece tavşan avlayabilmişlerdi. İkinci gün sona erirken eve henüz başlanmamıştı.

 

6 Gün Sonra

 

Ev sonunda yapılmıştı, etrafının ağaçlardan temizlenmesi gerekiyor. Dışarının biraz daha düzenlenmesi gerekiyordu. Geçen bu süre zarfında Borla onlara nasıl hayvan avlanır nasıl tuzak kurulur öğretmişti yine de avcılık epey uzun geçerken onlar bununla meşgul olurken Borla ormana en yakın terk edilmiş ihtiyaç olanları almaya gidiyordu. Çocuklar avcılıktan dönene kadar yeni kitaplar getirmişti. Kitaplık yapmaya başlamıştı. Evi yaptıktan sonra içeriyi pek fazla düzenleme imkânı olmamıştı.  Evi odalara bölmeyi düşünüyordu. Üç oda şimdilik yeterli idi. Evin içerisinde bir şömine yeri ile ocak yeri bırakmıştı. Avcılar akşam olmadan döndüğünde Borla onları ateşin başında bekliyordu. Bu sefer ikisinin de boş dönmemiş ama eve eli boş gelmişlerdi. Borla onlara baktı.

 

‘’Hani yemek?’’ diye sorduğunda çocuklar dışarıyı göstermişlerdi. Borla dışarıya çıktığında sırıttı. ‘’Bu boğayı nereden buldunuz?’’ diye sordu. Kadran ‘’Orman dışında otlanırken bulduk ve avlaması epey zordu’’ diye yanıt verdi. Borla

 

‘’Belli ki buraya getirmesi de zor olmuş’’ dedi.  Borla ve çocuklar hayvanı orada parçalamaya karar verdiler. Kendilerine epey yetecek kadar et çıkacaktı.

 

2 Hafta Sonra

 

Borla ve çocuklar bulundukları yere iyice yerleşmişlerdi. Onları yakındaki terk edilmiş köye götürmeye karar vermişti ve Kadran’a onun bilmediği hayatını anlatma fırsatı bulacaktı. Çocuklar kılıç eğitimleri devam ederken Borla masasında oturmuş onları izliyordu. Aralarındaki kin ve nefret bitmemiş daha çok artmıştı fakat Borla’nın sert eğitimleri ve cezalandırmaları onun yanındayken birbirleri ile dalaşmama iyi öğrenmişti. İçinde bir his uyandığında bir güvercinin ağacın tepesine konduğunu görmüştü. Borla ağaca baktığında güvercinin beyaz renkli olduğunu anlayınca masanın yanına koyduğu kılıcını üstüne koydu. Eliyle bağlamış olduğu mührü çözdü.

 

Panoz tahta kılıcını Kadran’a savurdu. Kendisini korumayı bildi fakat ayağını yediği tekme ile dengesini kaybedip yere düştü. Yerden onun kalkmasını beklemeden saldırıya geçti Kadran kendisini savunmaya çalışsa da Panoz kılıcını güçlü savurduğu için onun kılıcını yere düşürmesine yol açtı. Son hamlesini yapmak için durmaksızın saldırdı fakat Kadran yuvalanarak kurtulmuştu. Panoz onu bırakmaya niyeti yokken kendini yerde buldu. Kadran onu çelme takarak yere düşürmüştü. Kadran bir anda üzerine atladı ve onun kolundan tutarak kılıcını kullanmasını engelledi. O sırada ‘’Dövüşü bırakın ve yanıma gelin!’’ diye ses duyar duymaz Kadran onun üzerinden kalktı.  Ne olduğunun farkında değillerdi masaya oturdular. O sırada birçok beyaz güvercin toprağın üzerine konmuş ve birleşmeye başlamışlardı. Bir ışık yayıldı, Kadran ve Panoz elleri yüzlerine kapattılar. Borla ise ışığa hiçbir tepki göstermedi eli kılıcında hazır bekliyordu.

Beyaz ışık sona erdiğinde bir insan bedeni ile karşılaştılar. Kadran ‘’Yine bulunduk’’ dedi. Borla sesli güldü.

 

‘’Kanatlarım var uçarım, gözlerim var görürüm ve kulaklarım var duyayım. Ben Güvercin Efsanesi Akasele’’ dedi. Panoz ‘’Büyük suikastçı!’’ diye haykırdı daha bir efsaneye alışamadan ikincisini görmesi ile şok geçirdi. Robando’yu da görmüştü fakat o zaman kim olduğunu bilmiyordu. Geriye doğru düştü. Borla ayağa kalktı.

 

‘’Bunca yolu beni görmeye mi geldin?’’ diye sordu. Akasele gülümsedi. ‘’Beni kendin gibi sanıyorsun halen yaşlıyım ama senin gibi daha yürüyerek yol kat etmiyorum. İzini bulabildim yine yeteneklerim halen yerinde.’’ Dedi. Borla

 

‘’Sadede gel Akasele dövüşmek için mi geldin?’’ diye sordu. Akasele ‘’Tabi ki başka ne için olabilir?’’ dedi. Borla ‘’Geç otur Akasele’’ dedi. O sırada Kadran Panoz’u ayıltmıştı. Borla her iki çocuğu da yanına çağırdı. Bıçağı uzağa fırlattı. Çocuklar bıçağın nereye gittiğini görememişlerdi fakat sesini duymuşlardı. Her ikisinin de gözlerini bağladı. ‘’Şimdi bana o bıçağı getirin!’’ dedi ve masaya oturdu. Akasele ve Borla karşılıklı birbirlerine baktılar.

 

‘’Burada bir şeyler eksik’’ diye başladı. Borla ‘’Neyin eksik olduğunu bende biliyorum. ‘’ diye yanıtladı.  ‘’Krimordan bir çocuk kurtardığını duydum. Kurtardığın her çocuğu yetiştirmeye başladıysan orduyu yeniden kuracaksın demektir’’ dedi. Borla ‘’Belki de’’ diye yanıtladı. Akasele çocuklara baktı. Panoz ve Kadran yan yana giderken Panoz onu kolundan tutup başka yöne çekip dengesini bozdu sonra da hızlıca yumruk atıp onu yere yığdı. Yoluna devam etti adımları ağırdı. Kadran sinirliydi ayağa kalktı yoluna devam etmeden önce yönünü bilmesi gerekliydi. Nereye gitmeliydi ona göre hareket etmeliydi. Kendisine yön tayın edip o yöne doğru yürümeye başladı. Borla

 

‘’Yere düşen benim oğlum. Kendisinden emin bir şekilde ilerleyen ve bıçağı bulacak kişi de Panoz. Her ikisi de dünyanın en iyi kılıç ustası olacak’’ dedi. Akasele ‘’Bu mevki sadece bir kişiye ait yani bizim gibi olacaklar’’ dedi. Panoz ‘’Buldum!’’ diye bağırdı ve gözlerini açtı. O sırada Kadran’da açmıştı sinirli şekilde elini yumruk yapmıştı. Panoz Borla’ya gelirken Kadran Panoz’a ilerliyordu. Borla

 

‘’Kadran sen eve git ve benim gelmemi bekle’’ dedi. Kadran ona vurmak istiyordu fakat kendisine verilen emir doğrultusunda çaresiz ama sinirli evin yolunu tuttu. Panoz bıçağı Borla’ya verdi. Borla ‘’Otur Panoz’’ diye emir verdi. Borla ‘’Bundan böyle Panoz’u sana emanet ediyorum. ‘’ dedi.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 38 Bölüm

Kelime Sayısı:785

38 Bölüm

 

Ormanın Sahibi

 

Borla çocuklarla vedalaştıktan sonra kılıçlarını yanına almıştı. Belinde bir kılıç sırtında kaderin kılıcını taşıyordu. Ormanın içine girdi bu ormanı iyi bilirdi başı boş bir orman değildi. Ormanın içinde ilerlediğinde takip edildiğini anlamıştı. Ağaçtan uçarak yanından geçen cadı diğer ağaca geçmişti. ‘’Yabancı buralar bize ait geri git yoluna’’ dedi. ‘’Artık buralar bana ait.  İtirazı olan kılıcımın tadına bakacak’’ dedi. Cadı uçarak ona hızlıca saldırmayı denedi. Borla kılıcını çekip kafasını gövdesinden ayırdı. Biraz bekledi karşılık gelmeyince yoluna devam etti.  Ağaçların tepesinden hızlıca cadılar inmeye başlayınca Borla ikisine yüzünü döndü ve kılıcını havaya savurdu. İki cadı ölürken Borla’nın üzerine cadılar halen gelmekteydi. Kılıcını yere sapladı ve toprak rüzgarla havalanıp kalktı. Cadılar her biri bir tarafa dağılırken bazıları kalkmaya fırsat bulamadan Borla tarafından boğazları kesilmişti. Cadılar son yıllarda bu kadar cadı kaybettiklerini hiç olmamıştı.

 

‘’Sen kimsin yabancı?’’ diye sordular. Borla ‘’Yıllar önce Karanlığın Ordusu yenildiğinde bu ormanı Borla cadılara bırakmıştı. Tarnova İmparatorluğunun mülkün sahibi geri döndü. Size verdiğim ormanı geri almaya geldim.’’ Dedi. Cadılar ağaçlarda kendilerini göstermeye başlamıştı. Çalılıklara saklananlarda kendilerini göstermişti.  ‘’Sen kimsin yabancı bu mülkün sahibi çoktan öldü. ‘’ dediklerinde Borla sırtındaki kaderin kılıcı çıkardı ve onlara gösterdi. ‘’Aranızda yaşı olmuş olanlar bu kılıcı iyi bilirler o mülkün sahibi benim.’’ Dedi. Kılıca baktılar ve hatırlayan başta çıkmasa bile saldırıya geçmediler. Borla biraz daha bekledi onlar saldırmadığı sürece saldırmayacaktı. Cadılardan birisi ‘’Borla’’ dedi. ‘’O Borla!’’ diye sözlerini yüksek sesle tekrarladı. Nereden geldiği belli olmayan ama uzaklardan gelen ses.

 

‘’Bizden ne istiyorsun?’’ diye sordu. Borla ‘’Yıllar önce size devrettiğim bu ormanı bana tekrar bırakmanızı eğer kabul etmezseniz burada yaşayan cadıları öldürürüm. Bana ait olanı geri almaya geldim ve kararlıyım.’’ Dedi.  Cadılar birbirlerine baktılar. Büyük Cadılar kendilerini göstermişlerdi onlar diğerleri gibi ağaç tepelerinde saklanmamışlar yerdeydiler. ‘’Nereye gideceğiz Büyük İmparator?’’ diye sordu. Borla ‘’Tarnova topraklarından uzak durun yeter nereye gideceğiz beni ilgilendirmiyor sizi burayı terk etmeniz için süre vermeyeceğim ya şimdi terk edin ya da ölün. Burayı size verirken size söylediğim sözleri hatırlıyor musunuz?’’ diye sordu. Büyük cadılar birbirlerine baktılar. O sözleri iyi hatırlıyorlardı.

 

‘’Bir gün geri almak için geldiğinde tereddüt etmeksizin buradan çıkacaktık. ‘’ dedi. Borla ‘’Başka şeylerde söyledim ama en önemlilerinden bir tanesi buydu.’’ Diye cevap verdi. Büyük cadılar birbirlerine baktılar. ‘’O gün sadece bizdik ama şu anda bizim dışımızda 100 cadı var. Direnelim’’ dedi. Diğer cadı. ‘’Bu yanlış karşımızda kim olduğunu unutmayalım. Bir köye yeten bir cadı bile bu adamın elinde ölüm gittiler. Bu adam Krimor’u yok etti. Morhamam da kraliçeyi öldürdü ve şu anda bizi yok edebilir bu yaşta bile bunları yapabilecek gücü var. ‘’ dedi. ‘’O haklı. O karşımıza alırsak büyük hata yapmış oluruz hem onun sayesinde nüfusumuz bayağı arttı. ‘’ dedi. ‘’Çekileceğiz!’’ diye mırıldandı aralarında en yaşlı olanı.

 

‘’Senden sadece iki saat istiyorum. Bu süre içinde ormanı terk edeceğiz’’ diye bağırdı. Borla ‘’Kabul ediyorum burada sizin terk etmenizi bekleyeceğim. Bir yanlışınız olursa kökünüzü kuruturum beni iyi bilirsiniz.’’ Dedi. Cadılar ormanı terk etmeyi hazırlanırken Borla kendisini için güvenli bir yer seçip beklemeye koyuldu.

 

 

Cadılar tamamen ormanı boşalttığında Borla’ya geri dönüp çocukların yanına gitti. O yokken birbirleri ile didişmemişlerdi ama didişmek üzere olduklarında karşılarında Borla’yı görmüşlerdi. Panoz ‘’Havada uçan ucubeler gördük’’ diye söyledi. Kadran ‘’Onları sen mi kovdun yoksa?’’ diye soru sordu. ‘’Evet onları ben gönderdim burası bizim ormanımız olacak eğitimleriniz burada devam edecek. Bu gece burada kaldıktan sonra ormanın içinde ev yapıp artık ormanın içinde yaşayacağız’’ dedi. Çocuklar sevinmişti sürekli yollarda olmaktan maceradan maceraya koşmaktan yorulmuşlardı. Geçen zaman içerisinde hiç büyük olay yaşamamışlardı. Borla en son gemi olayından sonra dünyada ne olup bittiğini öğrenmek istiyordu bunu yapması için ormana en yakın köy olan Ebukhazef’e gitmeyi uygun buldu. Şimdi zamanı değildi ayrıca bu köy Kadran’ın doğduğu köydü 7 yıl önceki olaylardan sonra köyün durumunu merak etmiyor değildi.

 

 

Sabah olduğunda ilk kalkan yine Borla’idi. Çocukları kaldırmıştı, onlar her sabah olduğu gibi gönülsüz kalkmışlardı. Bu sabah diğer sabahlardan farklı olacağı belliydi. Borla çocuklar ile ormana girmişti. Her biri elinde balta taşıyordu. Borla ‘’Bugün çok yorucu bir gün olacaktı. Kadran göster bakalım odunculuk marifetlerini hangi ağaçlar kesilecek belirle Panoz sende kurumuş dallar topla. ‘’ dedi. Borla çocukları geride bırakırken Kadran ‘’Sen nereye gidiyorsun?’’ diye sordu. Borla sırıttı bir şey söylemeden yoluna devam etti onları baş başa bıraktı. Panoz

 

‘’İki aydır sizinleyim ama halen Efendi Borla’yı bu suskunluğunu anlayamadım.’’ Dedi. Kadran ‘’Kesin bir bildiği veya yapacağı vardır. ‘’ dedi. Panoz ‘’Sende ona benzemeye başladın.’’ Dedi. Kadran sırıttı ‘’Kurtla yaşayan ulumasını öğrenir’’ dedi. Panoz daha bir şey söylemedi ve kendisine verilen görevi yapmaya başladı. Kadran ağaçlara bakmaya başlamıştı. Onlara etrafında dolaşırken baltasını saklamıştı. Eski Ormancılar baltasını ağaçlardan sakladığını üvey babasından duymuştu. Ağaçlara dokunuyor yaşları hakkında ve sertliği hakkında bilgi edinmeye çalışıyordu. Elinde küçük bıçakta ağacın kurumuş gövde parçalarını eşeleyip sertliği ve yaşlılığı hakkında bilgi edinebiliyordu. Üstlerine bakıp dalları hakkında bilgi sahibi olmak istiyordu. Ağaçlar çok yüksekti.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Son Serament 5 Bölüm[Final]

Kelime Sayısı:597

5 Bölüm

 

Sıra Bende

 

Ayça onun söylediklerini ile beyninden vurulmuşa dönmüştü. İnsanlığın sona ermekte olduğunu zannediyordu. İnsanlar başka gezegenlere gitmenin yolunu bulmuşlar veya hayatlarını eskiden daha zor bir şekilde de olsa devam ettirmeye çalışıyorlardı. Sekiz bin gümüş lafı kısa sürede kasabaya yayılmış, peşlerine düşenlerin sayısı her geçen dakika katlanarak artıyordu.  Adam onu çoktan kasabanın dışarısına çıkarmıştı, soğuk hava sahasına doğru ilerliyorlardı. Bir ara arkasına dönüp baktığında Ayça’yı iyice süzdü, üzerinde kışlık kıyafetinin olmadığının farkına varmıştı.  Bu şekilde soğuk hava sahasına doğru gidemezdi. Uzakta bina gördüğünde Ayça’ya onu gösterdi ‘’Oraya gideceğiz’’ dediği sırada arkasından silah sesleri duyulmaya başlamış sırtından vurulmuştu. Mermi sırtını delip içeriye kalmıştı. Ayça çığlık atmıştı. Adam onu saklanabileceği yere kolundan tutup çekti sırtını taşa dayadı. Ayça ile adam göz göze gelmiş Ayça yaraya bakmak için elini uzattığında adam onun bileğinden yakalamıştı. ‘’Önemli değil’’ dedi.  Adam arkasını döndü belinde ki tabancayı çıkardı.

 

‘’Binaya doğru koş peşinden geleceğim’’ dedi. Ayça saklandığı yerden çıkıp koşmaya başladı. Adam silahı ile karanlığa silahların patladığı yere doğru ateş etti. Karanlık olmasına rağmen bir adam can çekişerek yere yığıldı. Diğerleri kendilerine saklanacak yer buldu, ayağa kalktı karanlık olmasına rağmen geriye doğru yürümeye başladı. Onlar nerede olduğunu bilmiyordu atılan mermi ile onların yeri tespit edebilir kendisinin yeri bilinebilirdi. Öl veya öldür. Ateş edildiğinde onlardan birisini yerini saptamış nişan alıp mermisini ateşin geldiği yöne doğru yolladığı an kendini yere atmıştı. Birkaç saniyede birçok mermi üzerinden vızıldayarak geçti. Arkasına baktığında Ayça’nın çok uzaklarda olduğunu görmüştü onun vurulup vurulmadığı sadece orada gittiğinde anlayabilirdi. Mermilerden bir kaçı onun olduğu yere doğru gitmişti. Ayağa kalktı ve geriye doğru kaçmaya başladı, mermilerden hiç biri ona isabet etmemişti. Bina’nın içerisine girdi, Ayça içeride onu bekliyordu yaşadığını görünce sevinmişti. O sırada mermiler binaya isabet etmeye başlamıştı. Ayça kendine bir yer bulup saklandı, Adam ona saklanmasını söylemeden saklanmayı öğrenmişti. İçeriye bir kapı açılmıştı, görünürde kapı görmüyordu. Çatısında delikler olan binada ay ışığı vuruyor fakat loş bir ışık sağlıyordu. Adam bir adım daha ileriye attı ateş edildi ardından birkaç el daha ateş edildi. Mermiler ona isabet etmesi ile kendine duvara yanlayarak yere düşerken gördü.  Ayça zamanında ağzını kapatmıştı, karanlığın içinden çıkan adam ona yüzünü gösterdi, yanına yaklaştı ve aşağıya eğildi. Birbirlerine çok yakından bakıyorlardı.

 

‘’Kız nerede?’’ diye sordu. ‘’Ona binaya kaçmasını söylemiştim bulamıyorsan yapabileceğim bir şey yok’’ dedi. Adam elinde ki silahı alıp mermileri boşalttı, silahı ve kalan mermileri farklı yönlere attı, ayağa kalktı. ‘’Onun nerede saklandığı biliyorum sadece senin söylemeni istemiştim’’ dedi. Arkasını döndü ve Ayça’yı saklandığı yerden çıkardı. Ayça onunla gelmek istemiyordu fakat bir erkeğin gücüne ne kadar dayanabilirdi ki? Adam elini beline attı, gizlemiş olduğu bıçağı çıkarttı gibi diğerinin sırtına fırlattı. Adam Ayça’yı bir anlığına bırakmak arkasına dönmek istemişti, Ayça onu itti ve yere düştü. Adam silahına yöneldiği sırada Ayça adamın eline tekmeledi ve elinden çıkan silahı diğeri yakalamış beklenmeden kafasına kurşunu sıkmıştı. Ayça kendisini kurtaranın yanına geldi. Adam cebinden bir saat çıkartıp ona uzattı. Ayça ne olduğunu anlamadan saati aldı ve koluna taktı. Sormak aklına bile gelmemiş biraz önce yaşanmış olayın etkisi altında kalmıştı.

 

‘’Bu saat seni son Seramentin olduğu yer dış dünyada yaşamak istiyorsan ona ulaşmalısın’’ dedi ve devam etti. ‘’Saat seni onun olduğu yere götürecek’’ diye sözlerini bitirdi. Ayça ayağa kalkmadan önce onu kaldırmak istedi fakat Adam onu tersledi.

 

‘’Bundan sonra yoluna bensiz devam et’’ dedi. Ayça başını sallayarak onaylamıştı, adamın göğsünde üç adet delik vardı. Onun ne kadar dayanacağını kestirmek zordu. Ayça ayağa kalktı ve yürümeye başladığı sırada binaya kaçarken mermilerden bir tanesi sırtını sıyırıp geçmişti. Arkasına döndü

 

‘’Başaracağım’’ dedi ve karanlığın içerisinde kaybolup gitti Adam elinde ki ile saklanacak bir yer aradı geleni indirecekti yerde ki silahını ve mermileri aldı onlara da ihtiyaç duyacaktı.

 

SON

Son Serament kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Son Serament 4 Bölüm

Kelime Sayısı:923

4 Bölüm

 

Bir Avuç Gümüş İçin

 

İçeriye girip girmemek arasında tereddütte kalmıştı. Biraz düşündükten sonra kapıları ardına kadar araladı ve içeriye girdi. İçeride dört kişi vardı. Genelde buraya takılanların hepsi o akşam oradaydı. Adam hiç birine bakmadan doğrudan tezgâha doğru yürüdü. O sırada barmen içeriye gitmişti. Girişte masanın başında iki kişi içkisini içerken Adam’ın sırtında ki kıza bakmışlardı. Adam’ın getirdiği ganimetin iyi olduğunu kızın kıyafetlerinden anlamıştı. Diğer adam bir ölü bir kadını zincire bağlamış tecavüz ediyordu. Adam bir ara vermiş ona sadece göz gezdirmiş sonra kaldığı yerden devam etmişti. Yeniden karşısında bağlamış olduğu ölü kadına yönelmişti. Kadınların fazla olmadığı bir yerde ölülerine bile artık rahat verilmiyordu. Onların sayıları fazla olduğu yerler hakkında bu kasabada ki kimsenin bilgisi yoktu. İnsanlar kasaba dışının çok tehlikeli olduğunun farkındaydı o yüzden dış dünyaya açılmak fikrinden gözü pek katilleri bile korkutmaya yetiyordu. Adam kadını sandalye ’ye otururken arkadan elbisesi kanlı bir adam geldi ve ‘’Hoş geldin dedi. Adam kadını gösterdi. ‘’Bakire olup olmadığına bir bak ona göre köle pazarında satacağım’’ dedi. Kanlı elbiseli adam güçlü kolları ile kızı sırtına attı ve içeriye götürdü. Barmen o sırada bir bardak koydu önüne.

 

‘’Ne içersin bugün?’’ diye sordu. Adam

 

‘’Varsa temiz su’’ diye yanıt verdi. Barmen yüzünü ekşitti temiz suları yoktu az radyasyonlu suları vardı fakat karşısında ki adamın ondan içmeyeceğini iyi biliyordu. Bir şey söylemeden adamın önüne koyduğu bardağı aldı.  Sakince masasına oturmuş sonuçları beklerken içeriden bir bağırtı koptu ve Ayça odadan dışarıya koşarak çıkarken adam belinden kavradı. Ayça bağırdı,

 

‘’Bırak beni dış Dünya’yı görmek istiyorum bana dış dünyayı gösterecek kişi zengin mahallesinde ki babamın kasasının şifresini vereceğim. Kasada sekiz bin gümüş var’’ dediğinde barda sessizlik olmuştu. O sırada bar kapısından içeriye yeni bir adam girmiş eli silahında yürümeye başlamıştı, köşeye kadar gelip masanın önünde durdu. Sırıtarak

 

‘’Sekiz bin gümüş iyi ganimet’’ dedi ve elini silahına yakınlaştırdı. Ölü kadına tecavüz eden Kemal’di her zaman ölü kadınları tercih ederdi, pantolonunu yukarıya çekti şimdi birazdan olacakları izleyecekti. Sırtında ufak kılıçları vardı. Girişte ki iki adam ellerine makineli tüfeklerini almıştı. Barmen belinde ki Avcı bıçağını çıkardı. İçeride Ayça’ya bakan adam hiç çıkmamıştı. Adam Ayça’yı bıraktı. Ayça öylece ayakta kalmıştı, Adam

 

‘’Kendine saklanacak bir yer bul yoksa dış Dünya’yı görmeden öleceksin’’ dedi. Barmen o sırada içeriye yeni giren adama baktı.

 

‘’Belinde ki silahta 6 mermi var. Kişi başına bir mermi düşüyor.’’ Dedi. Adam sırıttı elini havaya kaldırıp parmağı ile hayır işareti yaptı.

 

‘’Herkese bir mermi düşüyor kalan mermileri diğerleri için saklıyorum’’ dedi. Girişte ki iki adam hızlıca ayağa kalktı, masayı devirdi. Bar’a son giren adam uçarak diğer masaya zıplarken attığı kurşun iki adamdan birisine isabet etti. Barmen avcı bıçağını Kemal’e fırlattı, bıçak onun boğazına saplanmış Kemal dönerek yere düşmüştü. O sırada Ayça’yı alan adam arkasına dönüp Barmeni öldürdü. Tek kalan makineli saklandığı yerden çıkıp adamın üzerine mermileri boşalttı. Tüm bunlar yaşanırken Ayça tezgâhın üzerinden diğer tarafa geçmişti. İçeriden çıkan adam silahı ile masayı taradı. Etrafta bir süre sessizlik olduğunda makineli tüfeği olan adam son mermisi ile adamı odadan dışarıya çıkan adamı vurmuş ve gözlerini kapatmıştı. Ayça silah sesleri duyduktan bir dakika sonra ayağa kalktı. Yaşayan olup olmadığını merak ediyordu. O sırada içeriye giren en son adam ayağa kalktı ve silahını ona doğrulttu. Ayça ondan korkmuştu birkaç adım geriledi. Adam

 

‘’Kaçacak bir yerin yok kadın. Seni dış dünyaya götüreceğim’’ dedi. Ayça yüzü bir anda değişmişti.

 

‘’Gerçekten mi?’’ diye sordu heyecanla. Adam başını sallayarak söylediklerini doğruladı. Adam ‘’şimdi çabuk olmalıyız haber duyulmadan sen dış dünyaya bende gümüşlerimin peşine düşmeliyim.’’ Dedi. Ayça onun peşine takılıp birlikte bardan dışarıya çıktılar. Gece karanlığında sokaklarda kimse kalmamıştı fakat ardı ardına patlayan silah sesleri leşleri toplamak için çoktan yola çıkmışlardı. Karanlık sokaklarda yürüselerdi izleri takip edilecekti, o yüzden hızlı olmalılardı. Adam son derece hızlı yürüyor Ayça onun hızına yetişmekte zorlanıyordu. Ara sıra dönüp arkasına baktığında Ayça’nın geriye kaldığını görünce onu bekliyor önüne katıp yürümeye devam ediyordu. Ayça dışarıya çıktığı ilk günde bu kadar macera yaşayacağını ummuyordu. Dış dünyada çok daha tehlikeli bir yer olduğunu anlamıştı. Verdiği kararda acele ettiğini düşünüyordu. Kimse ona dünyanın bu kadar gaddar olduğunu söylememişti, okuduğu kitapların hiç birince böyle bir şey yazmıyordu. Yazılanların hepsinin yalan olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. İnsanlar eskiden beri kitap okurlarmış dünya yok olmadan önce. O zamanda yalan yanlış yazarlarmış. Ayça kafasını yana çevirdiğinde adamın yüzüne bakma fırsatı bulmuştu. İlk kez onun suratına bakıyordu. Gür sakallarına beyazlar yüzmüş bir gözü yara yüzünden kapatılmıştı. Ayça ‘’Adın ne senin?’’ diye sordu. Adam ‘’Bu kadar önemli mi adım? Dış dünyada yollarımız ayrılacak’’ dediğinde. Ayça ‘’Olsun sen söyle beni dış Dünya’ya götüren adamın ismini bilmek isterim’’ dedi. İkisi birlikte sokağı döndüler. O sırada adam altı patların boş kovanını dışarıya çıkartıp yerine dolu mermi koyuyordu. Söze başladı.

 

‘’Mademki öğrenmek istiyorsun. Benim adım Ay Sakini. ‘’ dedi. Ayça daha önce böyle bir isim duymamıştı, belki dünya yok olmadan önce böyle isimler kullanılıyordu. Ay Sakini gökyüzünde ki Ay’ı gösterdi.

 

‘’İşte ben dünya yok olmadan önce orada arkadaşlarımla yaşardım’’ deyince Ayça

‘’Öyle ise sen uzaylısın hiçbir insan Ay’da yaşayamaz’’ dedi. Ay Sakini ona bakınca Ayça biraz daha sözlerini düzetti.

 

‘’Yani eskiden öyleydi’’ dedi. Ay Sakini

 

‘’Ben uzaylıda değilim insan da değilim. Ben oradayken insanlar yanımıza gelmeye çalışmıştı’’ dedi. Ayça heyecanlanarak

 

‘’Ne oldu? Ya da orada yaşam olduğuna dair insanlık hiçbir bulgu bulamadı. ‘’ dedi. Ay Sakini

 

‘’Ay olmasa zaten dünya olmazdı, ama insanlık Mars’ta da yaşam bulamadı. Neyse bu konular için çok geç. Ay yine beyaz gözüküyor fakat artık orada yaşayan insanlar var. Sen bunu bilmiyorsun ama dış dünyaya ulaştığında oraya gitmek için can atan insanlar var. Birçok gezegende artık İstasyonlar var. İnsanlar fırlatma rampalarını kullanarak İstasyonlara ulaşıyor. Kimi istasyonlar insanlık için son durak olurken kimileri umut ışığı oluyor. ‘’ dedi.

Son Serament kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Son Serament 3 Bölüm

Kelime Sayısı:611

3 Bölüm

 

İç dünya zenginleri korumaya altına alınmak için yapıldı. Dış dünya haydutlar, tecavüzcüler, katiller, deliler ve uzaylıların iç dünyaya girmesini engellemek için dışarıda bırakıldı.

 

Gözlerini güçlükle arayabildi. Kendini bir adama sımsıkı sarılmış bir şekilde buldu. Hava soğuktu adam ona baktığında Ayça ondan ürktü ve yanından uzaklaşmak istedi. Adam yüzü o kadar çirkin değildi fakat tanımadığı bir adama sımsıkı neden sarılmış olabileceği bilmiyordu. Adam elinin onun omzundan çekti.

 

‘’Uyandın demek dış dünyadayız. Buradan gitmen gerek’’ dedi. Adam onu bıraktığında Ayça ayağa kalkmış eline gelen sıcaklığa bakmıştı. Ellerine kan içindeydi, adamın göğsü kanıyordu. Ayça

 

‘’Ne oldu sana?’’ dedi. Adam

 

‘’Bunun bir önemi yok birkaç saat içinde her şeyi hatırlayacaksın. Buradan uzaklaş’’ dedi ve cebinden çıkartıp kâğıt parçasını ona uzattı. ‘’Buraya izleyebileceğin rota var onu takip et silahları al’’ dedi ve belindeki tabancayı önüne attı. Sırtında ki tüfeği güçlükle sırtından çıkartıp yere bıraktı.

 

‘’Bu rota seni yok olmuş kıtaya götürecek silahlar yaşaman için tek şansın. Bedenim başka bir yok olmuş kıta yolculuğunu kaldıramayacak durumda.’’ Dedi. Ayça yerden silahları aldı ve odadan dışarıya çıktı. Loş ışıklandırmalı koridorda gidebilecek başka yol yoktu. Koridor boyunca hiç ona yoktu. Sonu görünmeyen uzun bir koridor vardı.

 

Dış Dünya

 

Ayça gecenin karanlığında yol olmaya başlamıştı. Kontrol noktası görünmüyordu, geriye dönüş yoktu. Buraya gelirken yanına hiçbir şey almamıştı. Hâlbuki bu dünyana ayakta kalabilmek için mermi ve silaha ihtiyacı vardı. Kendini savunmayı öğrenmeden hayallerinin peşinden koşmuştu. Arkadaşlarının arkasından ne diyeceklerini tahmin edebiliyordu. ‘’Rahatlık kıçına battı sanki ne güzel oturuyordu burada.’’ Dediklerini duyar gibiydi. Yer yer yerleşim birimleri ve gecekondular görünmeye başlamıştı. Işıklandırma yok denecek kadar azdı. Asfalt yol yerini mıcır yoluna bırakmıştı. Yolda ilerlerken yanında bir karartı gördü.

 

‘’Nereye gidiyorsun?’’ diye sordu. Ayça karanlıkta ki karartıya hiçbir şey söylemedi bir adım geriye attı. Başını geriye çevirip geldiği yola baktı. Geri dönmek için uzun mesafe vardı. Kontrol noktasına kadar koşup kaçabileceğini düşündü. Geriye dönüp koşmaya başladı, henüz birkaç metre koşmuşken ayağına dolanan ip sayesinde yere düştü. Kaçmaya çalıştı fakat ayakları bağlanmıştı. Çözmeye çalıştı fakat başaramadı, adamın yanına gelişiyle bir anda ürktü fakat kaçamadı. Adam onun iki omzunu tuttu ve suratına baktı. Zengin kızların hep güzel olduklarını söylerlerdi, doğruydu. Karşısında iyi giyinmiş güzel bir zengin kızı vardı. Ayça adamın suratına baktığında gözlerini başka yere kaydırmıştı. Gözlerinin bir tanesi yoktu ve kanıyordu. Adamın gözlerinden bir tanesi yeni oyulmuştu. Adam başını aşağıya indirdi, kızın bacaklarına baktı, göğüsleri avuçladı ve yüzüne değdi.

 

‘’Bana iyi bir getirin olacak’’ dedi ve kızı ayağa kaldırıp omzuna attı. Ayça umutsuzca

 

‘’Bırak beni’’ dedi.  Adam cevap vermedi. Bir süre yürüdüler.

 

‘’Ailenden kaçman yanlış fikirdi. Üzerinde değerli bir şey var mı?’’ diye sordu. Ayça cevap vermedi çıkarken üzerine para bile almamıştı. Ne kadar salak olduğunu yeni yeni anlıyordu. Adam

 

‘’Değerli tek şeyin bedenin sanırım. Seni iyi fiyata satabilirim. Veya bana değerli şeyler verirsen seni bırakabilirim. ‘’ dedi. Ayça cevap vermedi. Üzerinde kendisinden başka değerli bir şey olmadığını iyi biliyordu. Adam daha fazla üstelemedi. Hiçbir kız kendisinin satılmasını istemezdi ve bunun olmaması için elinden geleni yapardı. Ama elinde bir şey yoksa yapacağında bir şey olmayacaktı, olamazdı da. Adam

 

‘’Eğer olsaydı’’ diyerek söze başladı, yürümeye devam ediyordu. Ayça adamın omzuna hiç vurmamıştı. Okuduğu kitaplarda kaçırılma sahnelerin hepsinde kızlar vururdu ama değişen hiçbir şey olmazdı. Sonunda adam yine istediğini yapardı. Adamın sırtına hiç vurmadı, ayaklarını ile onu hiç tekmelemedi. Yapsa bile ondan kaçamayacağını biliyordu. Şehrin merkezine yaklaşmışlardı. Adam ana yoldan saptı. Dışarıdan görülürse yakalamış olduğu kıza ortam çıkabilirdi. Gecenin karanlığında ölü ceset taşıdığını düşünen olsa bile cesetler bile değerliydi dış dünyada. Gümüş için yapılmayacak, aşılmayacak hiçbir iş yoktu. Yeter ki yeteneklerin el versin. Gecekonduların arasında dolaşırken barlar sokağına girdi. Sokakta fazla insan yoktu bu saatlerde olanlarda gözlerini adama ve sırtında ki taşıdığı Ayça’ya dikmişti. Her zaman takıldığı mekanına gitti kapısının önünde içeriye girmeden önce durdu.

 

Son Serament kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Son Serament 2 Bölüm

Kelime Sayısı:797

2 Bölüm

Dünya eskiden de iyi bir yer değildi, o zamanlar sadece kendimizi avuturduk şimdi eskiden de daha kötü bir yer kendimizi avunduracak veya unutturacak yeni şeyler keşfetmeliyiz.

 

Bazen dünya’nın kafası yerinde değildi,eskiden de öyleymiş kitaplar bunu doğruluyor. Kendisi odaya kapatmıştı,dışarıdan ona yemek getirmek isteyenler kapıyı açamadı. Bir ihtimal buradan çıkmak istiyordu. Sabahleyin hizmetçilerin odanın kapısını açamaması üzerinden bir saat geçmişti, henüz kapıyı açma girişiminde bulunmamışlardı. Ailesi onu ölüme terk edecekti, bunu son ana kadar bilemeyecekti. Tek çare beklemekti, kapı açıldığında çıkabileceği bir kapı vardı, dolayısı ile içeriye girenleri atlatmak ve dışarıya çıkmak istiyordu. Yanına alabileceği hiçbir şey yoktu, körü körüne dış dünyaya açılmak istiyordu. Babasının kendisi için aldığı ve babasından gizli aldığı kitapların hepsini bitirmişti. Dolabın yanına geçip beklemeye başladı. Ellerini dizlerine kavuşturmuş yerde oturuyordu. Giderken yanına hiçbir şey almayı düşünmüyordu.

Uzunca bir süre beklemiş, açıkmış ve uykusu gelmeye başlamıştı. Gözleri yorgunluktan dalarken kapı zorlanmıştı. Kafasını dizlerinin üzerinden kaldırdı ve sesi dinledi. Kapı ikinci ve daha güçlü bir şekilde yoklanmıştı. İçeriye girmeye karar vermişlerdi. Aklında her şeyi hazırlamıştı. Hazırladıklarını kafasında tekrar gözden geçirdi, hiçbir detay atlanmamış ve unutulmamıştı. Planının başarılı olması için biraz şans ve zamanlama gerekliydi. Hayatında ilk kez böyle bir işe kalkışacağı için heyecanlıydı. Kapıya her vurulduğunda heyecanı artıyordu. Kapı kırılmış ve dolap yere devrilmişti. Dizlerini iyice göğsüne doğru yaklaştırmıştı. İçeriye girdiklerinde odanın boş olduğu yere bir sıvı döküldüğünü görmüşlerdi. Ayça ayağa kalkmadan önceki son derin nefesini aldı. Ayağa kalktığında saklandığı dolabın üzerinde bulunan mumluğu eline geçirip daha önce yere döktüğü gaz yağının üzerine attı. Dolabın üzerine çıkarak hızlandı. Babasının adamları kafalarını arkaya çevirirken önlerin alev almaya başlamış ve ateşler onların etrafını sarmıştı. Odadan dışarıya çıktığında iki hizmetçi ellerinde ki tepsiyi düşürmüşlerdi. Ayça aşağıya eğilip tostan bir parça aldı ve gerisini fırlattı. Merdivenlerden aşağıya inmek onu yavaşlatacağı için korkuluğun üzerine oturdu ve kendini aşağıya bıraktı. Hızla aşağıya inerken Babasının korumaları onu yakalamak istiyordu. Ayça kendini aşağıya bıraktı ve yere düştü. Yüksekten düşmemiş ve bir yeri incinmemişti, kapıyı açarken babası

 

‘’Dışarıda hayatta kalma gibi bir olacağın yok. Sen buraya aitsin’’ dedi sakince. Ayça son bir kez babasının yüzüne baktı. Her zamanki rahat yüz ifadesinin altında tedirginlik hissetmişti. Kapıyı açtı ve ışık yüzüne vurmuştu. Elini gözlerine tuttu, güneşin verdiği bir ışık değildi lambalardan yansıyan ışıktı. İçerideyken gece gündüz döngüsünü göremiyordu. Okuduğu kitaplarda dünyanın bazı yerlerinde gece gündüz döngüsünün artık yaşanmadığı ve güneşin hiç vurmadığı yerlerden bahsediyorlardı. Gerçek olup olmayacağını çok düşünmüştü. Gözleri birkaç saniyede ışığa alışmış ve koşarak avluyu geçip dış kapıya gelmişlerdi. Dış kapıda iki koruma vardı. Onları nasıl geçeceğini düşünürken bir tanesi elini belinde ki telsize attı. Ayça çok korkmuştu kendisinin öldürecek diye. Telsiz ’in diğer ucunda ki babasıydı, ona bir şeyler söyledikten sonra her iki koruma yana açılıp bir tanesi kapıyı açtı. Ayça göz ucu ile korumalara baktı ve dışarıya çıktı. Kapıdan uzaklaştı, yolun ortasında durdu. Arkasına dönüp bıraktığı eve son bir kez bakmak isterken kapılar yüzüne kapatılmıştı. Geride kitaplarını, elbiseleri artık doğru dürüst işe yaramayan bilgisayar sürekli valinin işlerinin propagandasını yapan radyosu geride kalmıştı.

Gece kendini gösteriyordu, bulunduğu sokaklar boştu, çoğu yerde ışıklandırma yoktu. Karanlıkla yürürken bir elini koca evlerin duvarlarına sürtüyordu. Işıklandırmalar azalırken zengin mahallesinin sonuna doğru yaklaştığını anlamıştı. Mahallenin girişinde ki kontrol noktasını görebiliyordu. Birkaç asker orada nöbet tutuyordu zenginler rahatsız edilmesin diye. Ayça ilerledi. Dışarıdan içeriye bin bir türlü zorluk çekilirken içeriden dışarıya çıkmak çok kolaydı. İnsanlar başka bir insanın ölmesini çok istiyorlardı fakat etrafta uzaylılar varken bunu istemek niyeydi? Ayça bunu anlamıyordu. Uzun zamandır onlar ile birlikte yaşıyorlardı fakat hiçbir zaman anlaşamamışlardı. Onların halen konuşamadığı söyleyen zenginlerle konuşmuştu. Bir zamanlar dünyanın tamamını işgal eden insanları yaşadıkları evrende azınlık durumuna getiren uzaylıların konuşamamalı kendisine bu sözleri duyduğu andan itibaren garip gelmişti.

Askerler onun geldiğini fark edince ona doğru baktılar ve kim olduğunu sordular. Ayça babasının ismini verdiğinde ona doğrulttukları silahları indirdiler. Birkaç adım attığında kapının önüne geldi. Ayça

 

‘’Dışarıya çıkmak istiyorum’’ dedi. Askerlerden bir tanesi kulübeden talimatı almıştı. Babasının şimdiye kadar problem çıkarmamasına şaşırmıştı. Babası hayır derse dışarıya çıkamazdı. Asker Ayça’nın yanına geldi.

 

‘’Dışarısı çok tehlikeli çıkmak istediğine emin misin?’’ diye sordu. Diğer asker

 

‘’Dışarısı hiç düşündüğün gibi bir yer değil sana göre hiç değil ama kararı sen vereceksin dışarıda bir yerde dar bir sokakta ölebilirsin veya daha kötüsü de başına gelebilir. Ölmekten beter olabilirsin’’ dedi. Ayça yutkundu dış dünyayı görmek, dünyanın karanlık tarafına gitmek ve yok olmuş kıtayı görmek istiyordu, kararlı bir şekilde.

 

‘’Gitmek istiyorum’’ dedi. Askerler fazla zorlamadılar gereken her şeyi ona söylemişlerdi. Buna rağmen dışarıya çıkmak çılgınlıktı. Kapı açıldı ve Ayça dış Dünya’ya ilk adımını attı. Bu sefer arkasına bakmadan yürüdü. Askerler o uzaklaşana kadar kapıyı kapatmadılar bazı zengin çocukları biraz yürüdükten sonra geri döndüklerini biliyorlardı. Ayça’yı göremediklerinde artık geri dönmeyeceğini anlayıp kapıyı kapattılar. Ayça arkasında kapanan son kapının sesi derinden gelmişti. Elinde hiçbir şeyi yokken bu dünyada nasıl hayatta kalabilirdi? Dışarıya adım attığında aklına ilk gelen soruydu ve kendi kendine sorduğu bu soruya cevap veremedi.

Son Serament kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Yaşayan Efsane 37 Bölüm

Kelime Sayısı:736

37 Bölüm

 

Gemi II

 

Borla etrafında kim varsa öldürüyordu. Biraz önce birbirleri ile savaşan iki taraf artık birbirlerine sırtını dayamış Borla’ya karşı savaşıyordu. Panoz ‘’Baban çok güçlü bende dünyanın en güçlü kılıç ustası olacağım’’ dediğinde Kadran sinirlenmişti ve Panoz’a baktı. Neden sinirlendiğini o da tam olarak bilmese de ‘’Hayır ben olacağım!’’ Dünyanın en güçlü kılıç ustası ben olacağım çünkü babam şey yani o adam dünyanın en kılıç ustası.’’ Dediğinde Borla’nın kendi babası olmadığını aklına gelmişti. Gerçek babasının kim olduğunu bilmiyordu Üvey babası hayatı boyunca kılıç bile tuttuğunu sanmıyordu.  Borla herkesi öldürdüğünde karşısında iki kaptan kalmıştı. ‘’Kılıçlarınızı bana verirseniz kader size adalet eder.’’ Dedi.  Kaptanlar kılıçlarını daha sıkı tuttu.  Kaptanların elinde kılıçlar sars kılıçlarıydı.

Borla ani saldırıya geçtiğinde ikisi de istem dışı onu durdurmayı başarmıştı. Borla geri çekilip yerden bir kılıç daha aldı. İki kılıca iki kişi düşmüştü. Her iki Kaptan da aynı anda saldırıya geçmişti. Borla da ileriye atıldı ve hızlıca bir tanesinin kafasını kesip diğerinin arkasına geçti.

 

‘’Bir düşmanın kafasını kesip başka düşmanına yolla ki acımasızlığın diyardan diyara yayılsın’’ dedi. Kafasını kesilmiş korsanın kafası diğer korsanın ayağına düşmüştü. Kaptan geriye dönü ve saldırıya geçti. Borla sadece saldırıyı savuşturdu. Saldırma sırasının Borla’ya geçmesine izin vermek istemiyordu. Kaptan kılıcını onun kalbine saplamak istedi fakat Borla onun kılıcına vurduğu gibi yere düşürmüştü ve hiç bekletmeden onu öldürdü. Gökyüzüne baktı havada kartallar dolaşıyordu. Bir den fazla kartalın grup halinde dolaşması iyi sayılmazdı. Kaderin kılıcını hazır etme zamanı gelmişti. Borla ‘’Buraya gelin!’’ diye bağırdı. Çocuklar zaten güverteye gelmek zorunda kalmışlardı suların henüz doldurmaya başlamadığı tek yer güverteydi ve o da hızlıca su almaya başlamıştı. Borla ve çocuklar merdivene çıkıp dümenin olduğu yere geçtiler. Gökyüzün de uçan kartal geminin üstüne inmişti. İnsana dönüşürken çocuklar hayret ve korku ile bakıyorlardı. Borla’da herhangi bir tepki yoktu.

 

‘’Çocuğunu almak için geri döndüğünü öğrendim bir tane diye biliyordum.’’ Deyince ‘’Bir tane evlat’’ dedi ve elini Kadran’ın omzuna attı. ‘’Neden buradasın evlat?’’ diye sordu. ‘’Burada neden olduğumun bir önemi yok baba Okyanus Efsanesi Askala buraya doğru yola çıktı sizi buradan götürmeliyim’’ dedi. Borla ‘’Evlat Robando bzr başımızın çaresine bakarız’’ dediğinde Robando güldü.

 

‘’Akasele de buraya doğru geliyor desem’’ dediğinde Borla’nın yüzü değişmişti. Robando’nun bile kendisiyle savaşıp savaşmayacağı meçhul ile Askala ve Akasele’nin buraya doğru gelmesi en son isteyeceği şeydi. Borla ‘’Onların buraya geliş amaçları belli peki sen evlat. Sende buraya ölmek için mi geldin?’’ diye sordu.  Robando onun yaşına rağmen halen iddialı konuşmaları hoşuna gidiyordu. Karanlığın ordusu yenildiğinde sadece 12 yaşındaydı, aradan geçen bunca zaman sonra efsane olmuştu. Bunda en büyük payı Borla idi. Savaştan önce Borla tarafından eğitilmesi savaştan sonra Karanlığın ordusunun dağılması efsane olma yolu açılmıştı. Bir zamanlar Karanlığın ordusunda olmasaydı, dünyaya korku salan Ölüm akıncılarını kuramayacaktı. Borla

 

‘’Sana neden güveneyim?’’ diye sordu. ‘’Robando gerçek niyetini söyle dövüşmek için ne yeri ne zamanı illa da dövüşmek istiyorsan seni denize gömerim. Senin gibi eğittiğim birçok kişiyi öldürdüm.’’ Deyince Robando gülmüştü.

 

‘’Buraya senin için gelmedim mademki buradasın sana yardımım dokunsun üzerindeki emeklerini silip atamam. Belki eskisi gibi bir baba oğul olamayabiliriz fakat bu iyilik teklifimi kabul et. Sizi en yakın kara parçasına ulaştırayım. ‘’ dedi. Gemi tamamen suya gömülmek üzereydi ayaklarına kadar su varmıştı. Borla başı ile onayladı. Robando gülümsedi ve yukarıdan büyük kartal indi. Borla ve çocuklar o kartalın üzerine çıktılar. Çocuklar sıkıca tutundu ve kartal havalanmaya başladı. Kartal uçarken Robando’da kartal olmuştu.

 

‘’Nereye gidiyorsanız götüreceğim. ‘’ dedi. Borla ‘’Bizi en yakın kara parçasına ulaştır yeter gerisini ben hallederim. ‘’ dedi. Robando ve Kartalları onları kısa sürede en yakın kara parçasına ulaştırdı ve yere bıraktı.  Borla ve çocuklar kartalın üzerinden inince Robando gözlerini çocuklar üzerine dikti.  ‘’Seni gideceğin yere bırakabilirdim burada başkaları seni fark edebilir. Borla

 

‘’Onları yolculuğa ve yollara alıştırmalıyım.’’ Dedi ve çocukları alarak Robando dan uzaklaşmaya başladı. Kadran ‘’O senin gerçek oğlun mu?’’ diye sordu. Borla ‘’Benim gerçek bir çocuğum yok evlat alıp eğittiklerimi evlat edindim tıpkı sana yaptığım gibi. ‘’ dedi.

 

2 Ay Sonra

 

Tarnova Topraklarında Bir Yer

 

Uzun ve çetrefilli süren yolculuğun sonuna gelinmişlerdi. Artık Tarnova sınırlarının içerisindelerdi. Ormana yakın bir yere kamp kurmuşlardı. Borla kılıcını bileyleyken Kadran ateşi harlıyordu. Panoz ise geyiği çeviriyordu. Aralarında yapılan iş bölümleri harika olmasına rağmen Panoz halen babasını unutamamış ara sıra Kadran’ı boğazlamakla meşgul oluyordu her ikisinin kavgası Borla’nın tokatları ile son buluyor birkaç gün yüzleri uyuşuk dolaşıyorlardı. Kadran ‘’Artık tam olarak yerleşeceğimiz yere vardık mı?’’ diye sordu. Borla ‘’Evet vardık şimdi ormana gidiyorum ben ormandan ne ses gelirse gelsin bulunduğunuz yerden ayrılmayın ormanın mülkünü almanın zamanı geldi.’’ Dedi. Çocuklar onun ne demek istediğini anlamamıştı.

Yaşayan Efsane kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum